Çalan Şarkı

Title

Artist

Dinlediğiniz Program

Dinlediğiniz Program

Gelecek Program

Radyo Ki’de Pop

06:00 08:59


YAPAY ZEKÂYI ANLAMAK İNSANIN KENDİSİNİ ANLAMASINDAN GEÇİYOR

Kocaeli Üniversitesi Genel Sekreteri Doç. Dr. Mustafa Eren, Radyo K.İ.’de katıldığı Güne Bakış programında yapay zekâ kavramının felsefi boyutunu anlattı.

Yapay Zekâ alanında ilerlemeler her geçen gün hızlanıyor. Artık gündelik hayatımızda kullandığımız teknolojilerde görmeye başladığımız yapay zekâ desteği ve insan gibi düşünebilen makinelerin ortaya çıkması, beraberinde farklı soru işaretlerini de getirdi. Bu tür çalışmaların hayatımızı dönüştürme potansiyeli karşısında, etik endişeler başta olmak üzere farklı açılardan tartışmalar hız kazandı. Doç. Dr. Mustafa Eren, çıkan tartışmaları anlatmak ve değerlendirmek üzere Radyo K.İ.’nin konuğu oldu. Doç. Dr. Eren, yapay zekâyı ortaya çıkaran gelişmelerin 21. Yüzyıl düşünce sistemiyle, 20-30 yılda ortaya çıkmadığına dikkat çekerek, teknolojik evrimin, büyük bir bilimsel birikimin ve insanlığın ortak mirasının bir sonucu olduğunu vurguladı. Yapay zekânın geleceğini “Trans-hümanizm”, “Post-hümanizm” ve “Meta-Hümanizm” ekseninde değerlendirmek gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Eren, yapay zekâ ekseninde günümüz toplumlarına ait olan birçok kavramın üzerinde yeniden düşünülmesi, yeniden tanımlanması mecburiyetine dikkat çekti. Doç. Dr. Eren’e göre yapay zeka üzerine yapılan tartışmalar bir noktada insanın özgür olma durumu ile ilişkili ve insanın kendisini anlayabilmesi yapay zeka çalışmalarında da kilit bir rol oynuyor.

Hocam bugün yapay zekâ ve felsefe üzerine konuşacağız. Öncelikle şu soruyla başlayalım istiyorum. Yapay zekâ kavramının kapsamından bize bahsedebilir misiniz?

Yapay zekâ doğal olmayan, insan zekâsı tarafından yapılan bir teknolojik aygıttır. Buna “Artificial Intelligence” diyoruz. Tartışmalara baktığımızda birçok kavramda olduğu gibi yapay zekâ kavramında da bir karışıklığın olduğunu görüyoruz. Özellikle biz kavram işçilerinin ve felsefecilerin bu konuda daha fazla hassasiyeti var. Yapay zekâ dediğimizde iki tür yapay zekâ kavramından bahsediyoruz; genel yapay zekâ ve spesifik yapay zekâ. Bu kavramlar birbirleriyle ilintili ve ilişkili, ancak birbirlerinin aynısı değiller. Genel yapay zekâ kavramı, günlük hayatta kullandığımız, çeşitli algoritmalarla geliştirilen ve mobil bankacılıktan, internete, diğer teknolojilerle birlikte tıp alanına kadar çeşitli alanlarda kullanılan yapay zekâ ile desteklenen programları kapsar. Bu tür yapay zekâlara, genel anlamda yapay zekâ diyoruz. Asıl üzerinde tartışılması gereken veya tartışılan yapay zekâ kavramı, aynen insan zekâsı gibi laboratuvarlarda ve suni ortamlarda üretilmeye çalışılan yapay zekâlardır. Yapay zekâ derken, biz bu spesifik kavramı kastediyoruz. Çalışmalar, analizler ve araştırmalarda daha çok bu bahsetmiş olduğumuz yapay zekâ, yani spesifik ve özel yapay zekâ kavramıyla ilgilidir.

Peki yapay zekâ bilinç geliştirebilir mi? Yani böyle bir soru aslında çok soruluyor. Bir de size soralım istedik. Bilinç ve zekânın ayrımını nasıl yapabiliriz?

Batı felsefesinde, özellikle Alman felsefesinde, hatta klasik İslam düşüncesinde de benzer ayrımları görüyoruz. Akıl ve zekâ ayrımı var. Yani biz kavramları kullanırken sürekli olarak yapay zekâ üzerinden gidiyoruz. Felsefede bu ayrım çok önemli çünkü zekâ ile akıl aynı şey değiller. Aklın farklı fonksiyonları ve işlevleri var. Zekâ, daha çok bizim işlerimizi yapabilmemizi sağlayan bir yetidir. Bildiğiniz üzere hayvanlarda içgüdüler var; bu içgüdüler sayesinde arılar, karıncalar, filler, papağanlar gibi hayvanlar yaşamsal varlıklarını sürdürebiliyorlar. İnsanın da benzer şekilde, işlerini yapabilme, geliştirebilme, teknik aygıtlarını kullanabilme, sanat ve zanaat üretebilme yetenekleri vardır. Biz bunlara daha çok zekâ ve zekânın fonksiyonları diyoruz. Akıl ise zekâdan biraz daha farklıdır. Zekâ, aklın işlevselliklerinden sadece bir tanesidir. Akıl, doğuştan gelen, “logos” dediğimiz, insanın özünü oluşturan, insanı diğer varlıklardan farklı kılan bir yetidir. Akıl, çok daha üst seviyede sezgi ve düşünce boyutuna sahip olan bir niteliktir. Dolayısıyla zekâ ile akıl arasında böyle bir fark vardır. Bu nedenle, yapay zekâ kavramını doğru buluyorum. Sürekli tartışmalarda karşımıza çıkıyor. Yapay zekâ kavramı, kavramsal olarak az önce bahsettiğim özel ve genel yapay zekâ bağlamında yerinde ve doğru kullanılan bir kavramdır. Bilinç üzerine en önemli tartışmalardan biri şu anda yapay zekâ üzerinden yürütülüyor: Yapay zekâ bilinç üretebilir mi? Ancak bu soruyu cevaplamadan önce bilincin ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Bilinç, insanın kendini fark etme ve kendi düşüncesini ortaya koyabilme yetisidir. Descartes’ın ifadesiyle, “res cogitans” yani “cogito” dediğimiz düşünmeyi düşünebilme, düşünce üretebilme, kendi kendine düşünme yeteneği ve kendini fark etme yeteneği olarak tanımlanır.

Bu açıdan bakıldığında, şu anda yapay zekâ üzerinden net bir “evet” veya “hayır” cevabı vermek mümkün değildir. Bu alanda yapılan çalışmalara baktığımızda, Makineler düşünebilir mi? Eğer makineler düşünebilirse, yani üretilen aygıtlar kendi iç dünyalarında düşünebilirlerse, bu durum bilinç üretme konusunda biraz daha farklı bir tutum sergilememize olanak tanır. Prof. Dr. Canan Dağdeviren’in, üniversitemizdeki programında tanıttığı çalışmaları göz önüne aldığımızda, yapay zekâ ile ilgili olanları da dikkate almak gerekiyor. Prof. Dr. Canan Dağdeviren, biyoteknoloji alanında gerçekleştirdiği projeleriyle öne çıkan bir akademisyen olarak çalışmalarına devam ediyor. Canan Hoca’nın araştırmaları, insan biyolojisiyle uyumlu, insanla etkileşime geçebilen ve insan vücuduyla bütünleşebilen materyallerin geliştirilmesi üzerinde yoğunlaşıyor. Bu materyaller, esnek yapılı ve vücutla uyumlu olmalarıyla dikkat çekiyor. Özellikle kanser gibi hastalıkların tedavisinde kullanılacak olan bu materyaller, mevcut tıbbi teknolojiden farklı bir yaklaşım sunuyor. Canan Dağdeviren, insanın teknolojiyle ilişkisinin geçmişten günümüze olan evrimine de değindi. İnsanın alet yapma ve kullanma eylemi, sanayi devrimiyle birlikte ivme kazanmış olsa da aslında insanlık tarihinde köklü bir geçmişe sahip olan bir davranış biçimidir. Ancak günümüzde kültürel olarak hızlı bir evrim geçiriyoruz ve bu evrim biyolojik evrimimizle de bağlantılı. Günümüzde, tıp alanında kullanılan basit aletlerden başlayarak, insan vücuduyla uyumlu teknolojik cihazlar, piller, çipler gibi birçok teknolojik yeniliği hayatımıza entegre ediyoruz. Bu da bize insan bedenine entegre edilebilen, insan biyolojisiyle uyumlu teknik cihazların sunduğu olanakların sınırlarını sorgulatıyor. Bu durum insanın teknolojiyle olan ilişkisinin giderek derinleştiğini ve insan biyolojisiyle uyumlu teknolojik gelişmelerin hayatımıza daha fazla entegre olacağını gösteriyor. Bu da, insanlığın hem biyolojik hem de kültürel evriminin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Yani, yapay zekâ bilinç üretebilir mi sorusunun doğru bir şekilde cevaplanabilmesi için insan beyninin tüm fonksiyonları, nörolojik ağları, sinirsel ağları hem fiziksel hem de ruhsal yapıları yani spritüal yapılarının çok iyi anlaşılması gerekiyor. Şu anda bu konuda sahip olduğumuz bilgi yaklaşık %30 civarında. Bu bilgiyle bilinç üretilebilir mi, üretilemez mi tartışmalarını sürdürüyoruz. Ancak insan düşüncesinin sınırları yoktur. İnsan bir şekilde bu merakını ve hayretini gidermek için gerekli çalışmlara devam edecektir

Hocam peki yapay zekânın etik tartışmaları sürüyor. Bunlar hakkında bize ne diyebilirsiniz? Etik ve yapay zekâ birbiriyle çelişiyor mu yoksa paralel bir şekilde gidiyor mu?

Buradaki en önemli sorun şu, etik soruların cevabını verebilmek için önce “insan nedir?” sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor. İnsanın ne olduğuna ilişkin tanımlamalar arasında klasik, modern ve kadim geleneklerin insan tasavvurları ile felsefenin insan tasavvuru arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu tasavvurlar açısından baktığımızda, “insan nedir?” sorusu özellikle felsefenin bu konudaki cevaplarında farklılık gösterir. Aristotle mantığında, Descartes ve diğer filozoflarda da bu ayrımları net bir şekilde görüyoruz. İnsan kelimesini akıllı, bir ruha sahip olan, zekâsı, zihni, duyguları, özgürlüğü ve iradesi olan, kültür üreten bir varlık olarak tanımlarız. Bu tanımlar çerçevesinde, insan doğasıyla ilgili bu özellikleri değiştirebilecek veya bu kavramların yerine bambaşka bir varlık yaratma tasavvuru geliştiriliyorsa, etik açıdan şu sorular ortaya çıkar. Özgürlük kavramı, insan doğasının en önemli kavramlarından biridir. İnsan doğasında özgürlük var mı? İnsan doğal olarak özgür bir varlık mıdır? Eğer insanı özgür bir varlık olarak kabul ediyorsak, o zaman insan birtakım seçimlerde bulunan, doğru ile yanlışı seçebilen, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü değerlendirebilen bir varlık olarak tanımlanabilir. İnsan tamamen özgür iradesiyle bu seçimleri yapabildiği varsayılır. Ancak yapay zekâ ile oluşturulan veya biyoteknolojik desteklerle modifiye edilen insanlar ne kadar insan olarak kabul edilebilir? İnsanlığın en önemli sorunlarından biri bu alan üzerindedir. Bu gezegen üzerinde insan olarak kalma meselesi. İnsan olarak kalmak zorunda mıyız? Yoksa biyolojik ve kültürel evrimin etkisiyle başka bir varlığa doğru dönüşmemiz gerekiyor mu? Bu soruların hepsi büyük tartışma konularıdır. Bu soruların cevabını vermedikçe, bu konuları ve tartışmaları sağlam bir zemine oturtamayız. Bu açıdan baktığımızda, en önemli sorunlardan biri özgürlük sorunudur dedik. Yaşayan en büyük Alman filozof Jürgen Habermas’ın “İnsan Doğası” adlı kitabında üzerinde durduğu gibi, genetik müdahalelerle insanın davranışlarını değiştirebilme imkanına sahip olmak insanı ne kadar özgür yapabilir? Kendi yaptıklarından ne kadar sorumlu olabilirler? Kendi kendine tercih yapabilirler mi? Bu anlamda, özgürlük konusunda ciddi sıkıntılar, olumsuzluklar ortaya çıkabilir. Diğer yandan, yapay zekânın kullanımıyla ilgili de benzer endişeler mevcuttur. Bugün internet, çeşitli teknolojik araçlar ve silahlar kullanıyoruz. Teknoloji, aslında nötrdür ancak bu teknolojiyi kullanan insanlar için etik davranışlar ve davranış biçimleri ortaya çıkar. Yine Dağdevren’den bugün referans veriyorum. İkinci referansım.  Canan hoca biyoteknolojik aparatlarla hastalıkları erkenden teşhis eden, tanımlayan, insan ömrünü uzatan, insana daha geniş bir konfor alanı yaratan ve insana faydalı olan durumlardan bahsetti. Böyle bir amaç son derece makul, son derece mantıklı insanlık için. Ama bunun her aygıtta, her üründe olduğu gibi çok farklı alanlarda da kullanılabilme ihtimali var. Bu nedenle, teknolojinin kullanımı konusundaki etik sorunlar da tartışılıyor. Yıllardır nükleer silahlar üretiliyor ve bu silahlar, insanların, tüm canlıların, tabiatın dengesini bozabilecek güçte. Bu güçler kimin elinde? İnsanın doğasıyla ilgili olarak, insan bu gezegende varlığını devam ettirebilecek mi? Yoksa kendi elleriyle yaptığı bazı gelişmelerle kendi varlığının sonunu mu getirecek? En önemli sorulardan biri insanın varoluş sorunudur. İnsan, bu gezegende kendisine varoluş tehdidi oluşturan unsurlarla baş edebildiği ölçüde var olabilir. Bu açıdan baktığımızda, çok ciddi tartışmalar var; ancak bu tartışmaların odağında insanın özgür olup olmadığı sorusu merkezi bir yer alıyor. Bu tartışma kolay bir tartışma değil. İnsanın özgürlüğünü sınırlandıran sadece yapay zekâ değil; duygularımız, psikolojik yapılarımız, çevremiz, yetiştiğimiz ortam, geleneklerimiz ve kültürlerimiz de özgürlüğümüzü belli bir noktaya kadar sınırlandırabiliyor. Verdiğimiz kararlarda ne kadar özgürüz? Aldığımız eğitimde, aile ilişkilerinde, eş seçiminde ne kadar özgürüz? Hangi parametreler özgürlüğümüzü belirliyor? Bugün hepimizin yaşadığı bir duruma bakalım: internette gezerken çeşitli reklamlarla karşılaşıyoruz. Hiç aklınızda olmayan bir şeyi o anda defalarca gördüğünüzde, almak zorunda kalıyorsunuz. İlk başta geçiyorsunuz, ikinci kez geçiyorsunuz, üçüncüde o kadar etkileniyorsunuz ki cazip hale geliyor ve diyorsunuz ki “Ben bunu almak zorundayım.” Bu durum manipülasyon değil mi? Nihai kararı biz veriyoruz ama öncesinde birtakım belirleyiciler var. Bu özgürlük mü acaba? Evet, kararı biz veriyoruz ama bunun öncesinde bir determinizm var. Öyle değil mi? Yani determinizm var, belirlenimcilik var. Bizim psikolojik dünyamızda ve ruh dünyamızda da bizi belirleyen çeşitli etkenler var. İç dünyamız, sadece dışarıdaki biyoteknolojik aletler ve mekanik yönlendirmelerle değil, aynı zamanda zihinsel ve spritüel dünyamızı da etkileyen nedenlerle şekilleniyor. Bu bağlamda, insan ne kadar özgür? Ya da insan özgür olmalı mı? Hemen kategorik olarak “yapay zekâ insanın geleceğini yok edecek” veya “insan özgürlüğüne aykırı” gibi yaklaşımlardan kaçınmaya çalışıyorum. Öncelikle anlamamız gereken şeyler var: Neler oluyor? Anlam sorusu üzerine düşünmemiz gerekiyor. İnsanın mutluluğu, anlamı ve geleceği nedir? İnsan nereye doğru savruluyor, nereye doğru evriliyor? Bu sorular etrafında değerler de değişiyor. Etik anlayışımız değerler üzerine kurulu. Özel hayatımız var, özel hayatımızı ilgilendiren değerlerimiz var. Adalet gibi evrensel değerler, erdemler var. Bunlar, klasik yöntemlerle düşündüğümüz kavramlar. Yapay zekâya da bu açıdan bakıyoruz, mevcut kavramlarımızla değerlendiriyoruz. Birincisi, tamamen bu değerlerden farklı bir varlık alanı bu kavramlarla değerlendirmek ne kadar doğru? Özel hayat diyoruz, ne kadar özel hayatımız var ya da özel hayattan neyi kastediyoruz? Mahremiyet diyoruz. Bu kavramların çoğunun yeniden tanımlanması gerekiyor. Felsefecilerin ve mantıkçıların işi bu anlamda zor. Bu kavramlar anlamlarını kaybedebilir veya teknolojiyle birlikte yeni kavramlar ortaya çıkabilir. Ancak, biz mevcut kavramları kullanarak ve bu kavramlarla hareket ederek tahminlerde ve yorumlamalarda bulunabiliriz.

Yapay Zekânın Fırsatlarından ve Tehditlerinden bahsedebilir misiniz hocam?

Konuşmanın akışı içerisinde zaman zaman konulara değiniyoruz. Ulrich Beck diye bir Alman sosyolog var. Onun “Risiko Gesellschaft” (Risk Toplumu) ve “Risiko Welt” (Risk Dünyası) diye iki kitabı var. Almanya’dayken bu kitapların Almancalarını okumuştum. Beck, yaklaşık on yıl önce bu kitaplarında şu anda yaşadığımız çağı bir risk çağı olarak tanımlıyor. Dünyayı da risk dünyası olarak nitelendiriyor. Son 50 yılda bilişim ve teknoloji alanında inanılmaz bir gelişim ve değişim süreci yaşanıyor. Bilgisayar mühendislerimiz sağ olsun, bu gelişim tarihin hiçbir döneminde görmediğimiz bir hızda gerçekleşiyor. Biz buna kültürel gelişme de diyebiliriz. İnsanoğlu ister merak duygusuyla ister ihtiyaçlarını karşılama amacıyla olsun bir takım teknik aletler ve ürünler ortaya koyuyor. Bu ürünler, insanın mutluluğuna, konforuna, zihinsel ve bedensel gelişimine katkı sağlıyorsa, bunlar her zaman insanlığın faydasına yapılan çalışmalar olarak değerlendirilir. Günlük hayatımızda da yapay zekâyı çeşitli alanlarda kullanıyoruz: güvenlikte, iş hayatında, ticarette, eğitimde, bankacılıkta. Örneğin, ben en son ne zaman Banka şubesine gittiğimi hatırlamıyorum. Tüm işlemlerimizi yapay zekâ sayesinde kolaylıkla hallediyoruz. Bu, insan için gerçekten büyük bir kolaylık. Aristoteles de felsefe ile ilgilenenlere insanın boş vakti olması gerektiğini söyler. Boş zaman, düşünme ve felsefe yapma için gereklidir. Bu nedenle, Aristoteles teknik ve sanat işlerine biraz tepeden bakar; çünkü bu işler, insanın düşünme ve felsefe yapma zamanını sınırlandırır. O, teknik işleri ve sanat işleri birilerinin yapması gerektiğini, kendisinin ise saf düşünme, varlık felsefesi, bilgi felsefesi, ahlak felsefesi ve sanat felsefesi gibi konulara odaklanması gerektiğini söyler. Fırsatlar ve tehditler açısından baktığımızda, teknoloji doğru kullanılırsa insanlığa büyük katkılar sağlayabilir. İnsan hayatını kolaylaştırabilir, geniş anlamda konfor alanı yaratabilir ve sağlık sektöründe kullanıldığında insan ömrünü uzatabilir. İnsanın en büyük arzularından biri daha uzun yaşamak ve ölümsüzlük düşüncesidir. Bu düşünce felsefede vardır. İnsanın en büyük arzularından biri nedir? Ölümsüzlüktür. Dolayısıyla, yapay zekânın ve teknolojinin doğru kullanımı insanlık için büyük fırsatlar yaratabilir. Ancak bu konularda dikkatli olmak ve etik değerler çerçevesinde hareket etmek önemlidir. Ölümsüzlük düşüncesine doğru gitmek de insan için çok önemli bir fırsattır. Bu durumu olumsuz olarak görmüyorum. Ancak tehditler de var, özellikle güvenlik tehdidi. Bu aletler kimin elinde? Kapitalin, gücün veya sermaye sahiplerinin elinde oldukları zaman nasıl bir dünya yaratacaklarını öngöremiyoruz. Örneklerini görüyoruz. Gelecekle ilgili hüküm ve yargılarda bulunmak için yapay zekânın insanı nereye götüreceği konusunda agnostik bir tutum içindeyiz. Gelecekte ne olacağını tahmin edemiyoruz, ama geçmişte makine, teknoloji ve silahlar kullandık. Bunların nasıl ve ne şekilde kullanıldığını biliyoruz, bu bize bir veri sunuyor. Önemli olan, bu yapılan çalışmaların, üretilen bilgilerin ve teknolojinin ne için kullanılacağıdır. Hangi amaç uğruna kullanılacak ve kimler tarafından kullanılacak? Bu göreceli bir soru. İnsanlığın hayrına kullanılacaksa son derece güzel ve faydalıdır. Ancak, insanlığı yok etmek için bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kullanılırsa, bu tehdit oluşturabilir. Örneğin, pandemi döneminde doğru ya da yanlış bimiyorum laboratuvar ortamında üretilmeye çalışılırken kontrolden çıkan bir virüsten bahsedilmişti. Bu tartışma hala devam ediyor. Çok çeşitli komplo teorileri var, ama çoğuna inanmıyorum. Bu durum en azından konuşuluyor. Eğer bizim ürettiğimiz teknoloji de bu şekilde insan sınırlarını aşarsa ve insan onu kontrol edemez hale gelirse, o zaman insanlık için tehdit olabilir. Bütün bunlara rağmen, yapılan çalışmaların çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bilgisayar mühendislerimize, fizikçilerimize teşekkür ediyorum. İnsanlık adına bu çalışmalar devam edecek. Her araştırmanın bir riski var. Biz de riskleri konuşacağız, tartışacağız. Yapılması gereken hukuki düzenlemeler ve etikle ilgili tartışmalar da beraberinde devam edecek.

Trans-hümanizm tartışmaları devam ediyor hocam öncelikle bizlere Trans-hümanizm kavramını açıklar mısınız? Ve bu tartışmaların ne olduğunu söyleyebilir misiniz?

Ben oldukça özet gitmeye çalışıyorum. Burada transhümanizm kavramıyla yine bir takım kavram kargaşası yaşadığımızı düşünüyorum. Transhümanizmle ilgili sosyal bilimler alanında çalışma yapan Prof. Dr. Ahmet Dağ arkadaşımız var. Uludağ Üniversitesi’nde. Uzun yıllardan beri transhümanizm kavramını tartışıyor. Hatta kendisine de takıldım. Ya ben dedim Almanya’da bu konuyu çalışacaktım ama geldim. Benden önce başladın, tebrik ederim. Görüştüğümüz, sürekli konuştuğumuz, çeşitli platformlarda beraber olduğumuz bir arkadaşımız. Bu kavramla ilgili kitapları var. İlgili olan öğrencilerimize, konuya ilgi duyanlara tavsiye ederim. Transhumanizm, insan, insan olarak kalacak mı, insan sonrası mı? Şimdi kavrama baktığımız zaman trans, üst demek, human da insan demek. Trans-hümanizm ve Post-hümanizm kavramları, insanın klasik doğasından öteye geçen, insanı aşan felsefi ve kültürel dönüşümleri ifade eden kavramlardır. Trans-hümanizm, insanın biyoteknoloji ve ileri teknolojilerle fiziksel ve zihinsel olarak geliştirilmesine işaret eder. Bu yaklaşım, insanın özgürlüğü, iradesi, akli yetenekleri gibi klasik insan doğası özelliklerini biyoteknoloji aracılığıyla genişleterek veya iyileştirerek insanın potansiyelini artırmayı hedefler. Örneğin, kalp pilleri, işitme cihazları gibi teknolojik desteklerin insan vücuduyla bütünleşmesi, Trans-hümanizmin birer örneğidir. Post-hümanizm ise Trans-hümanizmin ötesinde bir evrimi ifade eder. Bu yaklaşımda insan, artık klasik insan doğasının dışına çıkarak, biyoteknoloji, yapay zekâ ve diğer ileri teknolojilerin etkisiyle insan dışı veya insanüstü varlıklar haline gelebilir. Post-hümanizmde insanın biyolojik, zihinsel ve kültürel sınırları, teknoloji ve yapay zekâ aracılığıyla aşılarak yeni türler veya entiteler oluşturulabilir. Bu kavramlar, insan doğasının ve insanlığın geleceği üzerine derin etik ve felsefi tartışmaları da beraberinde getirir. İnsanın kendi doğasını ve tanımını nasıl sürdüreceği, teknoloji ve etik arasındaki denge, bu tartışmalarda merkezi bir konumdadır. Meta-hümanizm, insanın ötesinde bir varlık kavramını ifade eder ve Post-hümanizm ile Trans-hümanizmin ötesinde bir evrimsel aşamayı işaret eder. Bu kavram, insan doğasının sınırlarını aşan ve tamamen antropomorfik unsurlardan bağımsız olarak tanımlanan bir varlık alanını tasavvur eder. Meta-hümanizmde, insanın bilinç, akıl, duygu gibi özellikleri artık tanımlayıcı olmaktan çıkar ve insanüstü bir varlık olarak yeni bir evrimsel durumu ifade eder. Bu anlayış, insan biyolojisinin ve kültürel gelişimin evrimsel sürecine dayanır. Biyolojik evrimin yanı sıra kültürel evrimde insanın teknolojik gelişmelerle birlikte değişim geçirdiğini gösterir. İnsanın doğası ve biyolojisi üzerindeki bu değişimler, gelecekte insanın nasıl bir varlık haline gelebileceği sorusunu ortaya koyar. Filozoflar ve düşünürler, bu tür evrimsel dönüşümleri farklı kavramlarla ele almışlardır. Nietzsche’nin Übermensch (Üstün İnsan) kavramı veya İslam düşüncesindeki kâmil insan (olgun insan) gibi kavramlar, insanın potansiyelini ve evrimsel gelişimini nasıl anlamlandırabileceğimizi gösteren örneklerdir. Bu bağlamda, Meta-hümanizm kavramının insan doğasının gelecekteki potansiyelini nasıl genişletebileceğini hangi dönüşümleri gerçekleştirebileceği tartışılmaktadır.

Hocam, Yapay Zekâ gibi bir yapıdan geçmişte bahseden veya bunu öngören Filozoflar olmuş muydu?

Metahümanizm, transümanizm, postümanizm  gibi kavramlar insanın gelecekteki evrimine dair öngörüler sunar. Metahümanizm, insanın tamamen insandan farklı bir varlık haline dönüşmesini öngörür, antropomorfik unsurların ortadan kalktığı bir varlık. Ancak bu varlık hala robotlardan farklıdır ve insanın ötesinde bir yapıya sahiptir. Transümanizm, insanın biyonik bir varlık haline dönüşmesini ima eder, makinelerle donatılmış bir varlık olma yolunda ilerler. Bu süreçte, insanın hem biyolojik hem de spiritüel doğası sorgulanır. Postümanizm ise insanın belirli unsurlardan soyutlanarak ayrı bir varlık haline gelmesini öngörür. Bu süreçte insan, bahsedilen unsurlardan arındırılarak farklı bir evrim geçirir. Metahümanzim ise insanın genetik düzeydeki evrimini ele alır. Genetik teknolojilerin gelişimiyle birlikte, insanın genetik yapısı üzerindeki kontrol artar ve bu da insanın evrim sürecini etkiler. Epigenetik faktörlerin de bu süreçte önemli bir rolü vardır, çevresel etmenler insanın genetik yapısını etkiler ve bu da biyoteknolojik gelişmelerle birleşerek insanın evrimini şekillendirir. Bu kavramlar, insanın gelecekteki evriminin karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü yansıtır. İnsan, kültürel ve biyolojik evrimin etkisi altında değişime uğrayabilir ve insanın ötesinde bir varlık haline gelebilir. Bu süreçte, insanın doğası ve geleceğiyle ilgili pek çok soru ve tartışma ortaya çıkar. Bilime ve teknolojiye baktığımızda, özellikle son 200 yıl içinde büyük bir hızla ilerlediğini gözlemliyoruz. Son 20-30 yıl ise bu ilerlemenin özellikle hız kazandığı dönemlerden biri oldu. Ancak bu teknolojilerin birdenbire ortaya çıktığı veya sadece birkaç kişinin 21. yüzyıl düşünceleriyle geliştiği yanılgısına düşmemeliyiz. Teknolojinin evrimi, büyük bir bilimsel birikimin ve insanlığın ortak mirasının sonucudur. Bu süreçte çok çeşitli kültürlerin katkıları olduğunu görmek önemlidir; bu, sadece belirli bir topluma veya etnik yapıya ait değildir. Teknoloji alanındaki ilk örnekleri Mısır’da görmekteyiz. M.Ö. 250 civarında su saatleri gibi otomatik aletler kullanıldığı bilinmektedir. Mısır medeniyeti, o dönemlerde teknik ve matematik alanında ileri düzeydeydi. Ayrıca, filozoflar geçmişte mekanik insan kavramı üzerine düşünceler geliştirmişlerdir. Aristoteles’in  Daidolos’un yaptığı otomatlar hakkındaki düşünceleri, yani kölelerin işlerini yapabilen heykellerin olabirliğini sorgulaması bu alanda önemli bir örnektir. Orta çağ İslam düşüncesinde de, Beni Musa, Cabir bin Hayyam, İbn Cinni gibi bilim ve dil bilim uzmanları mekanik ve sibernetik alanları çağrıştıran çalışmalar yapmışlardır. 12. Yüzyılda El-Cezeri’nin “mekanik aletler ve hünerleri” üzerine yazdığı eser, teknoloji, sibernetik ve robotik alanında yapılan erken çalışmalardan sayılır.  Bu örnekler, teknolojinin sadece belirli bir topluluğa, bölgeye veya kültüre ait olmadığını, dünya genelinde insanların katkılarıyla geliştiğini göstermektedir. Geçmişten günümüze, insanlığın teknoloji ve bilimdeki evrimi süregelmiştir ve bu süreçte kültürel ve biyolojik faktörlerin etkisi büyüktür. Thomas Hobbs’un Levitan adlı kitabında, insanın yapay olarak yeniden bir insan yaratabilme tartışması ele alınıyor. Bu, insanın taklit ederek veya insanı taklit eden mekanizmalarla yeni insanlar yaratıp yaratamayacağı üzerine odaklanan felsefi bir konudur. Tarihsel olarak bakıldığında, 1708’de Vaucansen’nin mekanik ördekler yaptığı bilinmektedir. Ancak yapay zekâ kavramı ve çalışmaları, 1950’lerden itibaren Alan Turing’in “makine düşünebilir mi?” sorusunu ortaya attığı çalışmalarla belirginleşmiştir. Turing’in makalesi, yapay zekâ alanında yeni bir çağın başlangıcı olmuştur ve 1990’lardan itibaren bu alanda müztakil bir bilim alanı olarak hızlı bir gelişim göstermiştir. İshak Asimov’un insan-robot ilişkisi ve robot teknolojisi gibi katkıları da bu sürecin önemli adımları arasında yer almaktadır. Son dönemlerde, Stephen Hawking’in 2014’te yapay zekâ nın insanlık tarihindeki potansiyel büyüklüğüne vurgu yapmıştır. Yapay zekâ nın başarılı bir şekilde geliştirilmesi durumunda, insanlığın tarihsel birikimiyle desteklenen bir teleoloji doğrultusunda, insanın tanrısal özelliklere benzemesi fikri gündeme gelmektedir. Felsefi açıdan bakıldığında, bu gelişmeler Platon’un ve klasik İslam filozoflarının da tanımladığı gibi, insanın eylemleri ve yaratıcılığı ölçüsünde Tanrı’ya benzemesi idealiyle örtüşmektedir. Bu nedenle, yapay zekâ çalışmalarının devam etmesi ve bu alandaki ilerlemeler, felsefi ve teknolojik açıdan büyük öneme sahiptir. Çünkü insanın merakı ve hayret duygusu, yeni çalışmaların ortaya çıkmasını sağlar. Bu süreçte, düşünceleri ve teknolojileri üretenlere teşekkür etmek önemlidir. Felsefi bir bakış açısıyla, kendi sınırlarımızı bilerek ve ahkam kesmeden, korku imparatorluğu yaratmadan bu gelişmeleri anlamaya çalışmak ve katkı vermek değerlidir. Ben bu konuda optimistim. Geçmişte belki sanayi devrimini, moderniteyi, makine dönemini hatta bilişim çağını kaçırmış olabiliriz. Fakat yapay zekâ konusunda birçok kurumun ve sivil toplum kuruluşunun gösterdiği ilgi ümit vericidir. Bu çalışmaları kurumsal bir yapı içinde organize ederek, uluslararası alanda rekabet edebilecek bir konuma getirmek için gece gündüz çalışmalıyız. Üniversitemizde yapay zekâ bölümleri ve dersleri bulunmakta olup, yeni bölümler açarak bu alanda önemli bir aşama kaydedeceğimizi düşünüyorum. Ayrıca YÖK’ün de bu konuları teşvik etmesi desteklemesi önemlidir.

Hocam, Üniversitemizin destekleri ile düzenlenen ‘’Yapay Zekâ ve İnsanlığın Geleceği, Fırsatlar ve Tehditler Çalıştayı’’ Kocaeli Bilim Merkezi’nde yapılmıştı. Bize bu çalıştaydan bahsedebilir misiniz?

Evet, son olarak bundan da bahsedeyim. Bu çalıştaylar olumlu ve değerli buluyorum, az önce ifade ettiğim gibi, STK’ların, diğer yapıların, sivil toplum örgütlerinin ve kurumlarımızın yapay zekâ konusuna gösterdikleri ilgi beni son derece mutlu ediyor. Geçtiğimiz hafta, Kocaeli Bilim Merkezinde Üniversitemiz, Valiliğimiz, Büyükşehir Belediyesi, Doğu Marmara Kalkınma Ajansı ve Cihannüma Derneği tarafından yaklaşık 150 kişinin katıldığı bir yapay zekâ çalıştayı düzenlendi. Çalıştayda yedi masa oluşturuldu ve her masa kendi uzmanlık alanına göre düzenlendi. Güvenlik, eğitim, ulusal güvenlik, yapay zeka – felsefe, ar-ge ve sağlık gibi çeşitli alanlarda masalar kuruldu ve alanında uzman akademisyenler ve iş insanları görüşlerini paylaştılar. Üniversitemizin katkılarıyla gerçekleşen bu çalıştayın, kurumumuz adına son derece olumlu bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Şu anda sonuç raporu hazırlığı içerisindeyiz ve bu rapor gelecekte veri tabanı oluşturacak önemli bilgiler sunacak. Bu veriler üzerine yeni tartışmalar ve çalışmalar yapılarak sürecin daha iyi koşullarda ilerlemesine olanak sağlayacaktır.

 

Muhabir: Deniz Bolat

Kameraman: Miraç Bulut

Röportajın tamamını buradan dinleyebilirsiniz.